Babasını sevenler okusun derim...

Aslında her baba bir bavul bırakır oğluna. İçine yapamadıklarını, suya düşmüş hayallerini koyar. Bazen Orhan Pamuk’un babasınınki gibi “küçük, siyah bir bavul” olur. Bazen de hayali bavullar kalır biz oğullara.
Babamızı ne zaman özlesek onu açarız.
Geceleri, hanım ve çocuklar uyuyunca, hafızanın tavan arasına gider bakarız babadan kalma bavula. İçinde söylenmemiş sözler, kavuşulmamış sevdalar vardır. Bize açamadığı duygular vardır. Zaman ve mekân önemini kaybeder, bir devin kollarındaki çocuk oluruz yine. Oysa hüzünlüdür babamızın bavulu; onun “el âlem ne der?” diye yaşayamadıkları oradadır.
Onlara bakarak babamızı anlamaya çalışırız. Aslında ne kadar az tanıdığımızı düşünürüz kahramanımızı. “Hayallerin neydi baba?” diye sormak isteriz: “Şu hayatta neler yapmak isterdin?”
Babalar oğullarını kendi içlerinde kalmış heveslere itmek ister. İpuçlarını da çaktırmadan bavulun içine koyarlar. Zamanı gelince oğullarına bırakıp babalar gibi çekilmek için hayat sahnesinden.
Babam kanıma girmese, müzisyen olacaktım. Ama onun bavulunda da şiirler, roman taslakları vardı. İnci gibi yazısıyla doldurduğu sayfalar peşimi bırakmadı. Benzer duygular bir Nobel töreninde ifade edilince, göz pınarları hareketleniyor insanın.
Bu satırları da çocuk parkında, kum havuzunda oynayan oğlumu seyrederken yazıyorum. Üstünde çok sevdiği kırmızı montu, kovasını nükleer bir ciddiyetle dolduruyor sarı kafa.
Ona bakarken babamı, Orhan Bey’in babasını ve kendimi düşünüyorum. Oğlumun plastik küreği tutan küçük parmaklarından hangi enstrümana yatkın olduğunu keşfetmeye çalışıyorum. Şu dünyadan giderken ben de küçük bir bavul bırakırım belki. İçinde yedek gitar telleri ve yarım kalmış besteler olur. Sonrası ona kalmış artık; ister alır, ister satar.
Bavul oğlumun bavulu, el ne karışır?
Not:Vatan Gazetesi Web Sayfasından alıntıdır.